Gökhan Görmez

Öksürük kapağı: otobüste tutamağa tutunmuş, yüzleri yaralı iki adam; Gökmen Yılmazkaya çizimi.

Öykü · Tam metin · 2019

Öksürük

Yüzüme öksürdü ve o, bunu yaptığında aklımda sadece asıl niyetinin ne olduğunu öğrenmek vardı. Bilerek yapmadığını umdum, yine de bilerek yüzüme öksürdüğünü hissettim.

Ağzını kapatır gibi yapsa da öksüreceği sırada elinin kenarını bilerek araladığını göz ucuyla da olsa gördüğüme eminim. Üç kez hızlıca öksürdü, her üçü de yüzüme çarparken ağzı kokan nemli, sıcak hava akımı irkilmeme neden oldu.

Otobüsün ortasındaki körük kısmında, sıkışıklıkta sırtımı verdiğim körükte doğruldum ve neler olduğunu anlamaya çalışarak dikkatle yüzüne baktım. Daha birkaç saniye önce yarı uykulu işe gidiş gelişlerin birinde dalıp gitmiştim. Sıradan bir bıkkın gündü işte. Öksürdükten hemen sonra bir an yan gözle beni ve tepkimin şiddetini kolaçan eder gibi oldu, sonra da az önce yaptığı umrunda değilmiş gibi ağzını kapattığı elini cebine attı. Telefonunu çıkardı. Telefonundan yüzüne yansıyan ışığa bakmaya başladı. İşte o an, bir an dudağının kenarıyla sırıttığını gördüm. Gördüğüme emindim. Alnında birikmiş tere aldırmadan telefona bakmaya devam ediyordu. Gördüğümü sandığım sırıtmasından sonra telaşlı, terleyen hâli beni onu sorgulamaya itti.

Standart bir beyaz yakalı takım kıyafetinin içinde onu bu otobüste diğerlerinden farklı kılan bir özelliği yoktu. Sabahın yoğunluğu az biraz atlatılmış bir saatinde işe giden bizlerden biriydi. Başka ortak noktamız yoktu ki onunla bunun dışında ortak noktamız olmasını istemezdim.

Yüzümdeki ılık histen doğan türlü türlü hastalık fikri bir anda kafama doluşuverdi. Otobüsün kalabalıkla tükenen oksijen miktarına aynı tekdüzelikteki iç sıkıntım eklenince ortaya çıkan öfke boğazıma taş gibi oturuverdi. Yanı başımda dikilmeye devam eden herife iki çift laf söylemek için dayanılmaz bir istekle dişlerimi sıktım. Elbette yapmadım. Çekincem daha ağır basıyordu.

“Yüzüme neden öksürdün, lan?” Bu cümleyi kurmak o kadar kolay gelmedi. Büyüyen habis öfkem bu çekinceli hâlimin kırılganlığından fırsat bilip iyiden iyiye içimde büyümeye başladı. Dişlerimi birbirine sürter hâle geldim. Yüzünü telefonundan ayırmayan dingile kısa bakışlar atmaya başladım. Pısırıklığıma bahaneler bulurken üzerime tekrar öksürme ihtimaliyle hareketlerini göz hapsinde tuttum. Tekrar yapabilirdi. Bilerek başkasının yüzüne öksürmekten çekinmeyen biri bunu tekrar yapabilirdi. Yapardı.

Telefonu çaldı. Bir kadınla konuştuğunu belli eden kibar bir ses tonuyla telefonu açtı. Ben de bakışlarımı bir iki omuz arasından bir parçası görünen pencereden akan caddeye çevirdim. Küçük bir şehir burası. Üniversiteden ve birkaç yıllık görev süresinden sonra buraya tayinim çıkmıştı. Son üç yılda alışmıştım her şeyine. Ama sabah yoğunluğundaki gidiş gelişler hâlâ içimi sıkıyordu. Tabelaları okumaya çalışırken herifi ve yaptığını unutur gibi oldum. İleriki yıllarda bu küçük şehirden ayrılmak gerekirse nereye gitme ihtimalim üzerine o standart düşüncelerime dalınca tamamen zihnimde eridi. Artık yanı başımda konuşan o herifi unuttuğumu sanırken... kendime yalan söylediğimin farkındaydım.

Telefonda söylediklerinin yalan olmasıyla dikkatim yine ona çevrildi. Çoktan işe vardığını anlatıyordu. Yüzüne basan ter, elinin durmadan alnına gidip gelmesi, telaşlı hâlinin iyiden iyiye kendini belli etmesi ile artık tamamen ondan işkillenmiştim. Elbette ben de telefonda söylediklerini dinlediğim için suçluydum. Duyduklarımdan önyargılı çıkarımlarda bulunuyor olabilirdim. Görüşmek istemediği birine bahaneler uyduran biri olabilirdi. İşe geç kaldığı için yalan söyleme ihtimali de vardı. Basit bir konu hakkında yapılan bir konuşmayı büyütüyordum kafamda. Kim bilir? Ama hayır, yüzüme öksürmesinden çıkardıklarım ve kaybolduğunu sandıysam da kenarda hamle yapmayı bekleyen öfkem yüzünden önyargının dibine vurmakta kendimi haklı görüyordum. Yüzüme istemeden ve farkında olmadan öksürdüğü fikri aralarda dolansa da öfkemle düşünmeye devam edecektim. “Bu arada, umarım akşam tekrar görüşebiliriz. Yok, elbette eve geleceğim. Yani... insan başına ne geleceğini bilemez ya?”

Telefonunu kapatırken yüzünü kaplayan ter damlalarını boştaki elinin tersiyle sildi. Adamın hareketleri tekinsizlik içindeydi. Kısa kesim saçlarının arasından sabah tıraş olmuş yüzüne akan her ter damlası ile kötü niyetli düşüncelerin bana musallat olmasına neden oluyordu. Artık telaşlı bir ifade yüzünü ele geçirmişti. Gözlerimi dikmiş her bir mimiğini takipteydim.

Duraklar geçtikçe içerisinin sıkışıklığı rahatlamaya başladı. Nefes almak kolaylaşmıştı. Telefonu elinde, dışarıya dalmış adam birden telefonuna döndü ve aceleyle rehberinde kısa bir aramayla bulduğu telefon numarasının açmasını beklerken kısacık da olsa bana yan gözle baktı. Bu sırada meşgul sesini ben bile duydum. Telaşı iyiden iyiye artıyordu. Aynı acelecilikle büyük ihtimalle aynı numarayı tekrar aradı. Telefon kulağında beklerken bu kez göz göze geldik. Başta gerilip bakışlarımı üzerinden çektim. Sonra neden gerildiğime anlam veremeyip gözlerimi ona diktim. İçimde o öksürük yüzünden biriken öfkemi göstermek istedim. Gözlerimi diktiğime şaşırmadım da değil.

Demiri tutan elini ağzına götürdü. Üzerine gittim diye beni tekrar öksürmekle mi tehdit ediyordu? Boğazı ağrıyormuş gibi okşadı. Hatta bir iki kere hırıltılı bir ses çıkararak boğazının gıcığını gidermeye çalıştı. Hadi be. Adam kesinlikle hastaydı. Hastalıklı nefes fikri bu kez tüm gerçekliğiyle üzerime çullandı. Yüzümde gezindi.

Derimde, derimin altında, damarlarımda, hatta organlarımda ilerleyen yapışkan hisle titredim. Kokulu, iğrenç bir nefesin içime girdiğini, bedenimi ele geçirdiğini hayal ettim. Midem anında bulandı ve kusmak istedim. Ensemden yüzüme doğru ateş yayıldı. Tek bir öksürükle beni ele geçiren adamın tüm hastalığının endişesiyle neredeyse oracıkta bayılacaktım.

Otobüs sarsılarak aniden durdu. Şoförün ani freni yolcuları öne doğru savurdu. Yanımdaki demire tutunmayı başarmıştım. Adam zaten tutunduğundan pek etkilenmedi. Bu ani gelişmeyle pek derdi yoktu. Aradığı kimse açmamakta ısrarcıydı. Yolcuların söylenmesi arasında homurdanarak sıradaki durağa ilerleyen otobüsün hengâmesinde tek derdi birilerine ulaşmaktı anlaşılan.

Ekranda beliren klavyeye sertçe birkaç kere bastı ve yazdığı kelimeleri son bir hareketle mesaj olarak gönderdikten sonra kapıya ilerledi. Durağa yaklaşmıştık ve onun durağı burasıydı. İşte o an, içimde halledilmemiş bir meselenin çaresizliğinin kaldığını gördüm. Hastalığını bulaştırırken bunu bilerek yaptığını belli eden hareketlerine rağmen tek bir kelime dahi edememiştim. Ona öfkemi belli edememiştim.

Durağa geldiğimizi otobüsün dışarı tıslayarak açılan kapısı haber verdi. Yavaşça otobüsten inmesini izledim. İner inmez durdu. Telefonuna son kez baktı ve kapıya döndü. Bana bakıyordu. Bariz bir şekilde gözlerini gözlerime dikmişti. İşte, biliyordum. Bir şekilde bana karşı garezi olan biriydi ve yüzüme bilerek öksürmüştü. Biliyordum.

O adamdan nefret ettim. Endişeli bir ifade barındıran yüzüne baktıkça ondan tiksindim. Kapı kapanırken aramıza giren camın ardında kalan endişeli yüzde son gördüğüm, daha önce kırıntısını gördüğüm sırıtmanın tüm suratına yayılmasıydı. Otobüs hareket ederken yüzüme gülüyordu. O gülümsemeyle beni alt ettiğini söylüyor gibiydi. Yumruklarımı sıkmaktan ellerim bembeyaz kesildi. Dişlerim ağrıyordu. Baş belası herif suratıma bile isteye öksürmüş, beni dakikalarca iğrenme ile öfke arasında gidip gelirken bırakıvermişti. Ona karşılık vermem şart olmuştu, misilleme yapılmalıydı. Otobüs hareketini hızlandırmış, duraktan uzaklaşmıştı. Kapıya atıldım.

Bir sonraki durak uzak sayılmazdı. Orada inersem geriye dönerek yetişebilirdim. Yetişecek, yaptıklarını yanına bırakmayacaktım.

Otobüs durdu. Kapısı kapanıp uzaklaşırken otobüsü ardından izledim. Önceki durağa hızlı adımlarla dönerken yine türlü senaryolar oluşturuyordum. Onu sokak arasında yakalamak ve ağzını, yüzünü dümdüz etmek bunların başında geliyordu. Sokağın ortasına yığacak, üzerine çöküp ardı arkası kesilmeyen yumruklarımla nefesim kesilene dek yüzüne vuracaktım. Eti kemiğinden sıyırırcasına indirecektim yumruklarımı. Hayalperest yanımın vahşeti ile ona bana yaptıklarını acı çektirerek ödetme fikrinin yanında gerçekçi yanım hemen ağır basıyordu. Ona yetiştikten sonra söyleyeceklerim konusunda endişeliydim. Yaptıklarını yüzüne bir bir vurarak onu pişman etmek için etkili cümleler bulmaya ve tekrarlamaya çalışıyordum. Gerçekliğimin eziklikten öte gidemediği ortadaydı, korkak bir adamdım ben. Hesabımı bile kapatamıyordum. Peki o zaman ne diye koşar adım ardından gidiyor, ona yetişmeye çalışıyordum?

Kafamda bin bir türlü çelişkili hâl ile nefes nefese önceki durağa kısa sürede ulaşmayı başardım. Adamın gidebileceği, ihtimali yüksek birkaç sokağı gözüme kestirdim. Hepsini kontrol etsem de onu bulamama ihtimalini fark edince rahatladığımı itiraf etmeliyim. Çok düşünmeden ortadaki karanlık ve kimsenin girmediği dar ara sokağa yöneldim.

Binaların hiçbirinin girişi sokağa bakmıyordu. Yüksek duvarları sokağı güneş ışığından mahrum bırakıyordu. Biraz daha ilerleyince birkaç çöp konteynırının durduğu alanın hemen ardındaki duvarı gördüm. İki bina bloğu arasındaki boşluktan meydana gelmiş çıkmaz bir sokakta olduğumu anladım. Geri dönüp diğer sokakları da kontrol etmeliydim. Arkamı döndüğümde içimden bir ses konteynırların arkasına bakmamı söyledi. Benden saklanıyor olabilirdi.

Olduğum yerde durup başımı yere eğdim. Saçma sapan bir şekilde garip bir olaylar silsilesine çekilmiştim. Çekilmekle kalmamış, kendim de ne kadar çekinsem de üzerine üzerine gitmeyi başarmıştım. Ve şimdi benden kaçtığını sandığım, kim olduğunu dahi bilmediğim bir adamı arıyordum. Saatime göz attım. İşe geç kalmıştım. Buna bile telaşlanmamış, sadece adamı bulmaya kendimi adamıştım. Bulunca ne yapacağımı bilemez hâlde düşüncelerle hem de.

Yaklaştıkça konteynırların kokusu fark ediliyordu. Elimin tersiyle ağzımı ve burnumu kapattım. Yapabildiğim kadar yaklaşıp uzaktan göz atmaktı amacım. Yerde yatan birine ait bir çift ayağın en öndeki konteynırın ardından çıktığını gördüm.

Ardıma bile bakmadan o sokaktan ayrılmam gerekirdi. Polise, ambulansa, birilerine haber vermeliydim. Belki sadece... kaçmalıydım. Heyecandan olsa gerek vücudum fazla tepki gösterdi. Bacaklarım ağrıyor, sırtım terliyordu. Boğazım kurumuştu. Yavaşça boğazımı okşayarak olduğum yerde kaldım ve ayakkabıların tabanına baktım.

Ayaklardan biri seğirir gibi olunca çığlık atacak kadar kendimden geçtiğime inanamadım. Koku yüzünden ağzımı kapattığım elim sesin uzaklaşmasını engellemişti. İyiden iyiye paniklemiştim. Seğirme devam edince iyice yaklaştım ve yatanın kim olduğuna baktım. Oydu. O herifti karşımdaki.

Birkaç seğirme dışında hareketsiz yatsa da ağzının oynadığını gördüm. Bir insanın gözlerinin bu kadar açılabileceğini bilmiyordum. Yukarı bakıyorlardı. Göz kapakları hareketsizdi. O sokaktan gitmek için geç kaldığımı anlamıştım. Başının yanına diz çöktüm. Ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. O sırada telefonum aklıma geldi. 112'yi tuşlarken adam başını yavaşça hareket ettirdi. Yüzünü bana çevirirken boğazından garip, derin bir inleme sesi duyuldu. Öncesinde, otobüste sıradan birine ait o yüz mordan siyaha dönen bir renk almıştı. Tüm kasları gerilmiş hâli de eklenince insan dışı bir görünümdeydi. Kocaman açılmış gözleri kan çanağının içinde kalmıştı. Dahası yanaklarında tahrişe benzer yaralar oluşmuştu. Bu tahrişlenmiş yerlerdeki derinin gözeneklerinden kan damlaları süzülüp yanaklarından boynuna akıyordu. Gömleğinin aldığı bordomsu renkten epey kanadığı anlaşılıyordu.

Bana bir şeyler söylemek için ağzını iyice açınca tıslamaya benzer bir sesle beraber ağzının kenarından çıkan köpüklenmiş, keskin bir kokuya sahip sıvı çenesinden boynundaki kana karıştı. Hırıltıyla karışık sözlerine dikkatimi verdim. Duyamıyordum. Ona daha fazla yaklaşmak konusunda kararsızdım. Telefonumda 112 numarası bekliyordu. Adamsa, görevlinin aramamı cevaplamasına yetişemeyecek kadar kötü durumdaydı.

Sokağa girene kadar yakasına yapışmaya hazırlandığım adam yanımda ölürken bir nevi son görev niyetine kulağımı yaklaştırdım.

“Neden geciktin?” Beni mi bekliyordun? “Geldin ya. Artık yalnız ölmeyeceğim.”

“Merak etme, ambulansı çağıracağım. Hastane yakın, hızlı gelirler.” Gülümsemeye benzer bir hareket belirdi dudağının kenarında. Yüzünü yine benden öteye, yukarı çevirdi. Duvarların arasından görünen gökyüzüne baktı. “Hayır, sen de...” Son söylediğini duyamadım. Biraz daha yaklaşmam gerekecekti.

“Ben de ne?”

“Sen de yalnız ölme.”

Son sözleriydi. Bu sözlerle hayatı bir çıkmaz sokaktaki çöplükte biterken bense dünyanın gözümün önünde savrulmasının etkisiyle elimden telefonu düşürdüm. Dudaklarım titreyerek ne demek istediğini sormak isterken her şey apaçık ortadaydı. Köpüklerin arasından kan akan açık kalmış ağzına bakakaldım. Kulağından koyu, akışkanlığını yitirmek üzere kanlı bir sıvı akıyordu. İster istemez kendi kulağımı tuttum. Ağlamaklı bir hisle sarsılarak ayağa kalkmayı zar zor başarabildim.

Kendimi sokaktan çıkarken buldum. Dönüp de ardımda bıraktığım cesede bakmaya cesaretim yoktu. Hayatıma dair ne varsa gözümün önünden geçerken ayaklarımı sürüyerek otobüs durağına yürüdüm. Anılarıma otobüse atlasam bile sadece birkaç durak daha ekleyecektim. Yalnızlık hissiyle ürperdim. Etrafımda sıradan bir güne ağlayan onca insan gelip geçerken aralarında sıkışıp kaldım. İç sesim birkaç durak da olsa insanların arasında gidebilmeyi arzularken durağa varmıştım.

Benimle aynı anda durağa gelen, ben yaşlarındaki kadına göz ucuyla baktım. Vücudumu kaplayan ter dalgasının arasından ona baktığımı görünce bir an tedirgin oldu. Sonra gülümsedi. Hâlimin acizliği korkulacak bir durum olmadığını anlatıyordu belki. Bu yüzden kendimi topladım ve dik durmaya çalıştım.

Otobüs yanaştı. İçimdeki ses otobüse binen kadının ardından gitmemi söyledi. Hastalıklı düşünceler hemen mi sarmıştı zihnimi? Sadece yanında durmak istedim. Son zamanlarımın yalnızlığını onun yanında durarak geçirmek iyi bir fikir gibi görünüyordu. Otobüsün kapısı kapanmadan binmeyi başardım. Vücudum, zihnim garip bir sis bulutunun ardında gibi bulanıklaşırken kadının silüetini körük tarafında gördüm. Yanına giderken tüm çabam sönen varlığımı onunkinin yanında tutmaktı.

Telefonumu cebimden çıkardım. Ensemden sırtıma akan ter, bedenimi kaplayan ağrı, boğazımdaki tahriş ile zar zor ayakta duruyordum. Boştaki elimle demire tutundum. Telefonun ekranına baktım. Aklıma gelen bir numara yoktu. Zaten aramak için çıkarmamıştım. Telefonumla ilgilenir numarası yaparken onu izledim. O da büyük ihtimalle onu takip ettiğim için biraz da olsa gergindi. Kendi kendine soruyordu, kafasının içinde takip edilip edilmediğine karar vermeye çalışıyordu. Umursamadım. Derdim azalan nefesime rağmen tek kalmamaktı. İnsan her anında bir şekilde yalnız kalmamalıydı bu dünyada. Kalabalık içinde özellikle.

Gökhan Görmez · 2019 · Kapak: Gökmen Yılmazkaya

Sitenin geri kalanı

  1. Karalama defteri

    Yazarken, çekerken ve keserken aklımda kalanlar.

    Yakında