Gökhan Görmez

Dalgayutan'da Aç Bir Gece kapağı: ay ışığında, dalgaların dövdüğü kara kayalıklar.

Öykü · Tam metin · 2019

Dalgayutan'da Aç Bir Gece

Karanlıktan korkardı kardeşim, hem de çok… Korkusuna rağmen… Kaçarken gecenin içinde tek başına kayboldu. Belki peşinden geldiğimi düşünüyordu.

Nasılsa yolunu bulurdu. Çalıların arasından sürünerek karşımıza çıkan ve kardeşimin aklını başından alacak denli korkmasına neden olan şekli izlemek ilgimi daha çok çektiğinden zavallı çocuğun tek başına kaçması veya karanlık korkusu hakkında endişelenmeye gerek duymadım. Zaten pek endişelenen biri de değildim.

Yağmur gece yarısına az kala dinmişti ve her yer bilek boyu çamurdu. Şekil diye adlandırabildiğim şey bu çamura bulanmış hâlde, hemen önümde, yarı sürünür hareket ederken aklıma son bir saattir toplamaya çalıştığımız salyangozlar geldi. Bu mevsimde yağmur sonrası çıkan salyangozun kilosu iyi para ederdi ve kardeşimle bisiklet almak için para biriktiriyorduk. Yağmurlu gecelerde elimizde çuval, evin yakınlarındaki tarlalara dadanır, lüks lambasının ışığında bulabildiğimiz kabuklu zavallıları büyük küçük demeden çuvala atardık. Çuval kaçmadan önce kardeşimdeydi ve bu musibet yere geldiğimizde çalıların arasında şu “şeyin” kıpırdandığını görünce elinde ne varsa yere atmıştı. Son bir hafta her gece yağmur yağdığından yakınlardaki tarlaları talan edip kabukluların neslini tüketmiştik. Bu yüzden bu gece çuvalın sadece çeyreğini doldurabilmiştik. Ve yine bu yüzden evimizin yakınlarındaki yarımadayı taramaya karar vermiştik. Gerçi kardeşim yarımadanın uç kısmındaki kayalıklar yüzünden gece vakti buralara gelme niyetinde değildi. Gündüz de kayalıklara gelme heveslisi olmayacaktı. Sadece kardeşim değil, etrafta yaşayan hiç kimse salyangoz toplamak için buralara, hele ki şu an olduğum yere kadar gelmezdi. Zavallı çocuk gelene kadar sürekli söylense de para kazanma şansını denemekten de vazgeçmedi. Salyangozları kontrol etmek için döndüğümde çeyreği dolu çuvalın tamamına yakını ışıldayarak sürünen çakıl taşları misali çuvalın ağzından etrafa dağılıyordu. Canım buna çok sıkıldı işte, dağılanları tekrar toplamak tam bir zaman kaybıydı. Sıkı bir küfür savurup tekrar ne idüğü belirsiz şekle döndüm. Kim veya ne olduğunu anlamaya karar vermiştim. Para ve zaman kaybetmeme neden olan şeyle küçük bir hesaplaşma fena olmazdı.

Dediğim gibi, bizim buralarda gece vakti Dalgayutan Kayalıklarına gelen olmaz. Başlarına değişik işler açılır diye korkarlar. Umursamam bu tarz söylentilerden, hurafelerden, adına ne dediğinizin önemi olmayan uğursuzluklardan. Annem anlatır ara sıra. Dört yaşındayken babamın el fenerini kaptığım gibi dışarı fırlar, gece yarılarına kadar saatlerce dolaşırmışım. Geceye meraklı bu derdi Koca Nenem. “Şeytanla iş mi tutuyorsun?” diye kızardı yaşlı cadı. O da anlardı garipliklerden, gölgeli meselelerden. Anladığından, bildiğinden beni bulaştırmak istemezdi. Kendini bilirdi, beni de… Onun düşündüğü gibi niyetim geceye karışmak değildi sadece umursamazdım, gecenin sakinliğinde başıma buyruk olmayı severdim, hepsi bu. Umursamazdım derken anlatmak istediğim şu: Herkesin korktuklarından korkmaz, etkilenmezdim. Vurdumduymazlıkla karıştırılmaması gerekir. Bendeki, benim adlandırmamla, bazen hastalık seviyesinde yoğunlaşan duygu yoksunluğudur. Bu yüzden de başıma açılmadık iş kalmadı, orası kesin. Hem kimseyi korkutmak istemediğimden anlatmak istemediğim hem de bana garipseyerek bakıp ağız kenarıyla hakkımda konuşulması hoşuma gitmediğinden başıma açılan bu işlerden söz açmam. Gel gelelim, işte buradaydım. Yine bir musibetin ayakları dibine düştüm. Kayalıkların yanı başında, son dördün ay sıklıkla yağmur bulutlarının ardına kaçıp etrafı zifire boğduğu bir zamanda çalılıklardan sürünerek çıkan “şey” ile karşı karşıya... Galiba istesem de istemesem de gece bana epey meraklıydı. Oyunlarını, şakalarını benden esirgemezdi.

Kayalıklara giden patika yoldaydım. Sol tarafım çalılarla kaplıyken sağ tarafım denizdi. Kayalıkları ileride görebiliyordum. Ay ışığı gittiğinde de keskin kenarlı kara kayalar canavarın dişleri olup parıldıyordu. O parıltıdaki uğursuzluğun yoğunluğunu hissetmemek mümkün değildi. Eğer bu gece daha fazla can sıkıcı olaya maruz kalmak istemiyorsam gerisin geri, kardeşimin ardından gitmekten başka ne çarem vardı ki?

Keşke gitseydim.

Kardeşimin ödünü patlatan şey yolun ortasına uzunca bir yılanın çöreklenmesi gibi çökmüş kıvranıyor, hırıltıya benzer bir sesle kendince hareket ediyordu. İki adım ötesinde durmama rağmen benimle ilgilenmiyordu. Tekrar yolun gerisine, geldiğim yöne, bir fikir vermesi için karanlığa baktım. Gitmek uzak ihtimal olsa da... Omuz silkip kardeşimin yere bıraktığı lüks lambasını alıp şekle doğru tuttum. Hayal kırıklığımdan dolayı herhâlde… İniltiye benzer bir ses çıkarıverdim. “Şey”, “şekil” gibi kavramlarla işin gerilim kısmını artırma çabalarıma rağmen onu tanıdım.

Keşke tanımasaydım.

Islak giysilerine aldırış etmeden bağdaş kurmuş oturan bizim Rögar’ın kızı Nuriye’den başkası değildi. İşte o an, yani kızı tanıyınca tüm hevesim kaçmıştı, dönmek konusunu tekrar düşündüm. Daha dehşetengiz bir şey bekliyordum. Nuriye yerine adanın bu yakasına dadanmış bir iblis veya ona benzer bir şeyle karşılaşmak sıkıcı geçen ve daha da bunaltan şu dakikalarımı eğlenceye boğabilirdi. Kız hareket etmeyi bıraktı. Eline daha doğrusu tuttuğu şeye dikkat kesilmişti. Her gün gördüğüm bu aklı az biraz yoksunun ilgisini neyin çektiğini görmek için bir adım yaklaştım.

Sonrasında… Dikkatle baktığı ve parmakları arasından akan ağdalı, yapışkan sıvıyı yalamaya başladığında şansıma bir kez daha küfrederken boğazıma hücum eden öğürme isteğini de bastırmaya çalıştım. Eğlenceymiş… Farkında olmadan boşta kalan elimi ağzıma götürmüştüm. Sımsıkı tuttuğu et parçasına benzer tam olarak anlayamadığım bir şeyden akıyordu sıvı ve kız bana bakıp sırıtarak o sıvıyı bal yalar gibi yalıyordu. Bir öğürme bombardımanı daha hücum etti. Beyaz, yağlı bir zarla kaplı, kanla karışık yarı akışkan sıvıya bulanmış etimsi parçayı kemirmeye başladı. Bunu yaparken epey hoşuna gitmiş olacak ki kedi gibi mırıldanmaya arada homurtuyla karışık tepkiler vermeye başladı. Ve yine o tanıdık ağzını şapırdatarak yeme sesi… Eğlencesine tüküreyim. Eti dişleriyle kavrayıp çekiştirirken sıvı çenesinden boynuna doğru süzülüyordu. Kızın garip halleri, hayvansı hareketlerini gören herhâlde kardeşim gibi topukları kıçını döve döve kaçardı gerçekten. Bense durmuş evden mi kaçtığını anlamaya çalışıyordum. Demiştim, benim durumum da şu kızdan hallice sayılır.

Rögar’ın evi kayalıklara yakın sayılırdı. Yarımadanın girişinin güneyinde kalan tepedeki üç odalı evi koya ve yarımadaya hâkim bir konumdaydı. Yani buraya yürüyerek taş çatlasın on dakika uzaklıktaydı. Demek Nuriye geceleri kaçıp bu taraflara geliyordu. Kızın garipliğine bakacak olursan ondan da bu beklenirdi. Rögar umursamaz bir adamdı. Kızının bırak gece buraya geldiğini evden kaçtığının farkında bile değildir. Her ne kadar buranın bir parçası gibi dursa da ve halinden memnun görünse de kızı kayalıklarda tek başına bırakamazdım artık.

Ne eti olduğu belli olmayan parçayı yerken kendinden iyice geçti. Nuriye’nin böyle bir bulup yiyebilmesine, onu az çok tanıdığımdan, şaşırmamıştım. Yine de o an için bu ritüel-vari yeme sahnesinde bir şeyin eksik olduğu aşikardı. Eksiklik hissi durmadan dürtüyordu ve ben henüz ne olduğunu çıkaramamıştım.

Lüks lambasını kıza tutmuş izlerken kıpırdandım ve ayaklarımın altından çatırtılar geldi. Çuval kaçağı salyangozlardan birkaçını ezdim. Kalanlardan bulabildiklerimi toplamak için işe koyulsam kara geçer miydim? Ama iğrençleştikçe yılışan sahnedeki kızla ilgili eksiklik aklımı kurcalamaktaydı. Salyangozlara bakınıp tekrar toplayıp toplamamak konusunda karar vermeye çalışırken işte o eksikliği bir anda buluverdim.

Annesi neredeydi? Ortalıklarda yoktu ve kızın annesinin nerede olduğu sorusu karşımdaki manzaradan sonra epey önem arz etmekteydi.

Yağmurun az da olsa yumuşattığı hava şimdiden ayazlanmaya başlamıştı. Üşüyüp irkildim. Ellerimi ovuşturarak doğruldum. Kayalıklara ve çalılara doğru bakındım. Nuriye nereye giderse gitsin annesi yanında mutlaka vardı. Daha doğrusu annesi nereye giderse iki adım ardından Nuriye onu istisnasız takip ederdi. Bizim buralarda alışıldık bir görüntüydü ikisinin yürüyüşü. Nuriye arkada anası önde gün içinde bir yerlere giderken onları mutlaka görürdün. Özellikle de yemek vakitlerinde. Kadının yakınlarda olmamasının önemi de buradan gelmekteydi. Başına iş gelip gelmediğine emin olmak için lüks lambasıyla çalılara yaklaşıp göz gezdirdim. Kadın belki düştü kaldı. Yoktu ve yokluğu Nuriye’yi tanımamla kaybolan merak kıvılcımını ortaya çıkarmayı başarmıştı. Denizden gelen ayaza karışık esintiyle yine ürperdim. Ala çamura bulanmış kızın eli yüzü o yapışkan sıvıyla kaplanmıştı. Mide bulantılarıma söz geçirmeye çalışırken soru sormak gerçekten zor olsa da...

“Anan nerde kız?” Soruyla duruverdi. Boş bakışları geceyi taradı. Sonra o boş bakışlar soran bakışlara evrilip bana çevrildi. Besbelli bilmiyordu. Sorunun ardından gelen sessizliği arkadaki kayalıklara vuran dalganın gümbürtüsü bozdu. Elinin tersiyle ağzında ışıldayan sıvıyı silerken bakışları hâlâ üzerimdeydi. Cevap için benden medet ummaktaydılar. Baktı ki onun kadar olanlardan habersizim elindeki şeyi çiğnemeye devam etti. İşin içinde iş vardı kesin.

“Bilmiyor musun?” Aptalca olduğunu bildiğimden mırıldandığım soruma yine durdu. Düşünerek yere doğru baktı. Kızın kafası oldum olası yavaş çalışırdı zaten. Ağzının kenarından çiğnemeye çalıştığı şeyin koyu sıvısı akmaya başlayınca iyice kötü oldum. Kafamı çevirip denizin kara boşluğuna bakarak derin nefes aldım. Yüzümü kesen ayaz kendime gelmemi sağladı. İtiraf etmeliydim, hâlim kızdan iyi değildi. Çizmelerimin içi bile ıslaktı. Üşüyordum. Yalnızdım. Salyangozlar gecenin kazandıracağı parayla kaçmıştı. Bunları sıraladığımda az önce heyecanla kucakladığım merak kıvılcımı söndü sönecekti. Can sıkıntısıyla çevreme bakınmaya devam ettim. “Gelmedi mi senle? Yalnız n’apıyon buralarda?” Beklemediğim cevap yerine Nuriye elindekinden sağlam bir ısırık alıp ayağa kalktı. Kayalıklara döndü.

Kız kayalıklara doğru, sarsak ve yavaş yürüyüşüne başladığında rahatladım. Hikâyenin tıkandığı noktadan devam edecek bir hareket bulmuştuk sonunda. Arkasından bakarak olduğum yerde duracak değildim elbette. Salyangoz çuvalını en yakındaki çalının içine saklayıp kızın peşi sıra yürüdüm. Buralarda benim gibi garip sayılan az insan vardı. Nuriye ile anası da o azınlıktandı. “Dalgayutan’ın garipleri… Garip garibin halinden anlar.” İçimden sıraladığım cümleler komik geldi. Gülecek hâlim olmasa da… Belki komik değillerdi. Kızı takip etmek az bulunur gariplik anlarındandı. Kıvılcım sönmeye devam etse de peşini bırakmaya niyetim yoktu.

Yetişmem zor olmadı. Bu sırada aklıma kızın yağ bezeleri geldi. Gelmemesine imkân yoktu. O meşhur yumrular herkesin dilindeydi. Kimine göre inin cinin musallatlığından kimine göre dertten. Kısaca herkese göre bir nedenden dolayı kızın ve asıl olarak o bezeleri ona miras gibi veren annesinin bezelerini bilmeyen Nuriye’nin annesinin hikâyesi duymayan yoktu. Bizim buralarda birilerinin hikâyesi varsa o hikâyeyi bilmeyen bulmak zordur ama işin kötü yanı hikâyenin sana musallat olması da bir o kadar kolaydır. Lambayı kaldırıp ensesindekileri görmeye çalıştım. Bahsettiğim bezeler sarsak yürüyüşüyle sanki her biri ayrı hareket ediyormuş hissi veren yumurta büyüklüğüne ulaşmak üzere yumrulardı. Ensesindekileri hep gördüğümden biliyordum ama kollarında, bacaklarında ve vücudunun daha nerelerinde vardı bunlardan kim bilir? Dediğim gibi annesinden ona miras kalmıştı. Kadının her yerinden sarktığını duymuştum. Annemin içli içli Nuriye’nin evlenemeyeceği ile ilgili kendince dertlenip söylendiğini de duymuştum çok kez. Zamanında Nuriye’nin annesinin güzelliğini ama birdenbire bezeler vücuduna musallat olunca kimsenin bu yetimi almak istemediğini de dinlemiştim.

Nuriye’nin yetim annesi annemlerin köyünden... Uzaktan akrabalığımız bile var. Akrabalık konusuyla bezeler bir olup aklıma geldikçe kendim için endişelendiğim zamanlar oldu. Ailesini iki erkek kardeşi de dahil bir traktör kazasında küçük yaşta kaybetmiş. Küçük kız kardeşiyle bir başına ortada kalmış. Amcaları kardeşini çocukları olmayan tanıdıklarının yanına şehre göndermiş. Kardeşinin gidişinden sonra iyice yalnız kalan kıza amcaları yarım yamalak bakmış, ilgilenmiş. Bir gün bir amcasının tarlasında ertesi gün diğerinin evinin temizliğinde yıllar harcanıp gitmiş. Bu arada yaşadığı travmanın etkisi ve kaybettiklerinin acısıyla yetim kız çocuğu nereye gitse hangi eve girse yemek ister olmuş. Bir çeşit takıntı… Yoksunluğunu ve yoksulluğunu gittiği kapıdan, hiç değilse, bir parça ekmek alıp karnını doyurarak gidermeye çalışmış. Gel zaman git zaman tüm köy alışmış kızın takıntısına. Her gittiği evin sahibi mutlaka yemesi için bir şeyler hazır edermiş. Evde olmayacaksa, kızın geleceğini de biliyorsa orta yere geldiğinde yesin diye bir şeyler bırakırmış. Yetimliğini ve takıntısını saymazsan talibi de varmış az çok. Yaşı evlenme çağına geldiğinde… İşte ne olduysa o zaman olmuş. Bir gecede kızın vücudunun neredeyse her yerinde bezeler çıkmış. Köyün, etraf köylerin yaşlı kadınlarına gidilmiş, hocaların kapıları aşındırılmış, çare bulunamamış. O zamanlar son çare ilçenin hastanesi. Oraya da gidilmiş. Üzüntüden demişler, olabilir demişler, bir sürü ıvır zıvır demişler. Üzerine düşmemişler. Ameliyatla alınacak gibi de değil, o kadar çok var. Ne yapsın, yaşı geçip gittikçe bezeler büyümüş. Neredeyse yüzü hariç her yerini kaplamış. Göreni iğrendirecek bezeler yüzünden evlenememiş. Tam anlayamadığım kısım evlenmek isteyip istemediği. Tahminim evlenme yaşına gelince, amcalarına evlenmek istemediğini söyleyemeyip içine atması. Dertleri bir olup vücuduna bu şekilde etki etti. Ama Rögar ile niye evlendi? Bence Rögar bile bunu bilmiyor.

Rögar da annemin yakın akrabasıdır. Buralarda lakaplar tanınmak için daha çok işe yaradığından asıl ismini kendisi bile unutmuştur. Evlenmeden önce aksi herifin tekiydi, hatırlar gibiyim. Bir de cadı anası vardı. Eşe Nene… öldüğünde küçüktüm. Tepedeki evde ikisi yaşardı. Ölmeye yakın yaşlı cadı oğluna kendisi için evin ilerisinde, denize yakın yerde, çalılardan barınak yaptırmıştı. Gündüzleri titrek haliyle ev işlerini halleder. Oğlu tarladan, koyun keçi gütmekten gelince de gün batmadan çalıdan barınağına gidip önünde yaktığı ateşin başında gecelerini geçirirdi. Rögar epey yalvar yakar olduydu evde kalması için dinletemedi elbette. Oğlu aksiyse anası daha belalı. Delirdi dediler ama başka hikâyelere konu olaylar döndürdü o yaşlı cadı, bundan adım gibi eminim. Cadı yüzünden oğluna kimse varmadı. Ölünceye dek de Rögar kırk beşine dayandı. Anasızlığının yalnızlığıyla baş edemedi herhâlde, evleneceğim diye tutturdu. Kimseyi bulamadılar. Sonradan nasıl olduysa Nuriye’nin anası çıkıp geldi tepedeki eve. Evlerdeki ocakların başında gıybetlenmiş dudaklar büzüldü. Hayretler edildi. Oldu bitti. Masal masal üzerine yazıldı. Nuriye doğdu. Kuşlar göçe gitti geldi. Denizin üstü ayaz kesti. Tepelerin üstünü gün yaktı. Ve işte şimdi gecenin yarısı kayalıklara yürüyen Nuriye… ardında ben… buradayız. Yürürken hayatın garip hikâye dizisinde bu maceranın son paragraflarına doğru koşuyoruz. Olan biten bundan ibaret. Değil mi? Dalgayutan’da sıradan bir gece daha belki.

Nuriye’nin hali annesinden beterdi. Tepedeki evde yalnızlığa doğmuştu ve anasının karnından yağ bezelerini de beraberinde getirmişti. Kızcağızın neresinde var bilemem ama kollarında bacaklarında ensesinde üzüm salkımı bezeleri görmeyen kalmamıştır. Gerçi şimdi arkasından yürürken ensesindekiler gözüme bir garip göründüler. Dikkatimi çeken bir farklılıkları var gibi. Daha büyükler… tam anlayamadığım bir farklılık bu. Omuz silkip yoluma baktım.

Kayalıklarda keskin kenarlı en yükseği üç metre, toplamı bir dönümü dolduracak bir alana birikmiş kayalara her daim dalga vurur. Biri sanki her yeri düzenlemiş de kompozisyonunda fırçanın son hareketini bitirirken burada eli kaymış ve Dalgayutan’ın olduğu noktayı lekelemiştir. Deniz de bu hataya öfkelenip hiddetini göstermek ister gibi kayalıkların yakınında sürekli dalgalıdır. Asıl garip olansa kayalıklara yaklaştıkça insanın içini kaplayan huzursuzluktur. Her seferinde herkese olan dilden dile dolaşıp bu kayalıkların kötü ününü yayan şey işte bu huzursuzluktur. Yüksek bir yerden aşağı bakarken içini kaplayan korku gibidir. Ya da birdenbire ensende beliren karıncalanma hissidir. Yolda yürürken aniden bastıran takip edilme endişesidir bu huzursuzluk. İçin sana “Kaç git!” diye bas bas bağırır ve cılız sesine rağmen senin kayalıklara yaklaşmanı engellemeyi başarır. Bende epey cılızdır o ses duyulmaz bile yine de etkilemeyi başarır. Kendiliğinden kayalıklara yaklaşmama refleksimin oluşmasını sağlamıştır. Bu gece reflekslerim dahi Nuriye merakımın ağır basmasıyla geri planda kaldı. Gözlerimi dört açıp huzursuzluğun sebebinin varlığa bürünmüş bir hali varsa ve karşıma çıkarsa diye tetikte olduğumu da itiraf etmeliyim.

Kayalıklara epey yaklaşınca Nuriye’ye geri dönmesi için seslenmek istedim. Annesi ile ilgili bir bilgiye orada rast gelebilir mi, hesap edip vazgeçtim. Kendinden geçmiş kızın ağzından laf alabilmenin pek ihtimali de yoktu. Seslenme niyetim esnasında yine gözüm ensesindeki bezelere takıldı. Beni tedirgin eden farklılığın ne olduğunu karanlıkta anlamak zordu. Daha mı büyüktüler? Yumruğum kadar vardılar. Ensedeki en büyük bezenin hareket ettiğini sandım, dikkat kesildim. Et ve yağdan oluşan yumrunun kendiliğinden hareket etme fikri bile yanılsama olduğuna beni ikna etmişti. Belli de olmaz ya. Bu gece o meşhur belli olmaz gecelerinden biri olabilirdi. Belli olmaz.

Nuriye homurtularını arttırdı. Büyük bir kedinin purlamasına benziyordu ve kayalıklara yaklaştıkça sesin ritmi de artmıştı. Dalga patlamalarına rağmen rahatça duyulabiliyordu. Arada ağzından ıslak, yapışkan bir çiğneme sesi de duyuluyordu. Durdum. Yine denizin karanlığına doğru bakındım. Az da olsa kendini gösteren ayın ışığında ilerisini görmek mümkün değildi. Durumumun özeti... Lambayı bırakıp ellerimi parkamın ceplerine soktum. Dalga seslerine karışan homurtuları dinlememeye çalıştım. Her ne kadar umursamasam da küçük bir parçam olanlardan etkileniyordu. Tepedeki evinde yaşamı, vücudu onun isteği dışında etkilenen, şekillenen genç bir kızın gece yarısı çılgınlığıyla sarmalanması o küçük parçamı burkuyordu. Acıma hissimi gidermek için derin derin nefes aldım ve midemden ağzıma tırmanan acı tadı bastırmaya çalıştım. Burnum sızladı. Lüks lambasını alıp takibe kaldığım yerden devam ettim.

Kayalara iki üç metre kala durdu ve yanına gelene dek olduğu yere oturuverdi. Elindekini yemeyi de bırakmıştı çiğnemeyi de. Ne yapacağını unutmuş gibi boş boş etrafına bakınıyordu. Yanına vardığımda yere bıraktığı için fırsat bulup et parçasını çizmemin ucuyla dürttüm. Kızın o saf bakan hali anında kayboldu, cevval bir telaşla çizmemden tuttuğu gibi beni geri doğru ittiriverdi. Yemeğini koruyan vahşi hayvan olup çıkmıştı. Fazla sinirlendirmeye gelmez deyip arada iki adım kalmasına dikkat ederek onu rahat bıraktım.

“Anan nerde Nuriye? Yalnız mı geliyorsun buralara? Ne işin var senin kız başına bu musibet yerde? Yoksa uykunda mı yürüyorsun?” Nuriye…?” Son seslenişimde artık sinirlenmiştim ve sözlerim neredeyse bağırır gibi çıktı. Sonuçta sıkılmıştım ve uyuz kız ardı ardına sıraladığım sorulara cevap vermeye bile tenezzül etmiyordu. Saçından tuttuğum gibi sürükleye sürükleye evine bırakmak geldi içimden. Ya da olduğu yerde bırakıversem. Onunla ilgilenmek zorunda değildim sonuçta. Yine de…

Gözümün önüne evimize annesiyle yaptığı günaşırı ziyaretler geliverdi. Annemle annesi akrabalıktan öte çok yakın arkadaş olmuşlardı zamanla. Dediğim gibi günaşırı, özellikle kahvaltı vaktine denk getirecekleri şekilde uğrarlardı. Yere serili sofranın başında ala uykulu hâlimle ağzıma bir şey tıkıştırmaya çalışırken gelirlerdi. Kapının yakınındaki sandalyelere çökerlerken yarı kapalı gözlerle ikisini izlerdim. Annemin onlar için hazırladığı tabaktan peynir zeytin atıştırırken bir yandan da çaylarını höpürdeterek yudumlarlardı. O sesi hatırlayınca çeneme bir ağrı saplanırdı. Sesli sesli ağız şapırdatmalarından oldum olası hoşlanmadığımdan gerilirdim ve bu yüzden yani gerilmekten çeneme ağrı saplanırdı. Nuriye yemeğini sessizce yer, annemle annesinin dedikodularını can kulağıyla dinlerken farkında olmadan ve fark ettirmeden kolundaki bir bezeyi okşardı. O bezeyi okşayışıyla zoraki kahvaltımın sonuna gelirdim. Her seferinde… Son çay yudumumla sofradan kalkıp kendimi dışarı atardım. Yağ bezesini narin bir kedinin yumuşak tüylerini okşar gibi, kardeşini sever gibi okşardı. Onu gördüğümü anlar mıydı? Bilemem. Annesinin ağzını şapırdatmasını geçtim ama kızının o bezeyle yaşadığı ilişki beni deli ederdi. Belki üzülürdüm ama bunu bilemediğimden kendimi dışarı atarak bir şekilde bu duygumu göstermeye çalışırdım. Başka bir evin yolunu tuttuklarında, evden iyice uzaklaştıklarından emin olunca dönerdim. Belli bir rutine bağladıkları zamanlama ile hangi eve gideceklerini bilirlerdi ve annesi önde Nuriye arkada dere tepe aşarak bütün gün yemek vakitlerinde o evlerde olurlardı. Tahminim açlık onlara kol kanat germişti. Nuriye de annesini taklit ederek başka şeylere mesela normal bir yaşama duyduğu özlemi açlığı takıntı haline getirerek gidermeye çabalıyordu. Veya hepsi kafadan kontaktı en basitiyle ve o şekilde yaşıyorlardı.

Yürüyüşleri ve anne kız birbirlerinden ayrılmayışlarını, bir de kahvaltı vakti yan yana oturuşlarının gündelik hayatımdaki sıradanlığını düşününce gece yarısı buralarda sürünen kızcağıza acıdım sayılır. İç geçirip yine annesini sormak için yanaştığımda beni rahatsız eden asıl ayrıntıyı fark ettim. O ayrıntı bir iki adım gerilememe neden olacak kadar şaşırtmıştı beni.

Vücudunun hareketine bağlı titreme veya sallanmalar yüzünden değildi. Emindim artık buna.

Kızın boynundaki yağ bezeleri, o üç parça yumru hareket etmişti. Kendiliğinden yani kendi hallerinde… Bilinçli şekilde…

Nasıl tarif edeceğimi bilemez hâldeydim. En üst katmanı oluşturan buruşuk derinin altında kıpırdanan yumrunun merkezi yüzünden beze şişip sönüyor ve buruşuk deri şişmeyle beraber nefes alır gibi genişleyerek gerilip hemen sonrasında eski halini alıyordu. Merkezindeki şeyin kıvranarak içerisinde dolandığını görebiliyordum. “Şey”, yumrunun sağa sola hareket etmesine neden oluyordu. Seyrettikçe böyle bir şeyi kayalıkların verdiği endişe hissi yüzünden uydurduğumu düşündüm. Lüks lambasını yanaştırıp yakından baktım. Ve…

Keşke yanılsaydım.

Ay az biraz yıldızla beraber bulutların ardından sıyrıldığında yaldızlanan denizin üstünden esen keskin rüzgâr yüzüme, boynuma, gövdeme, bacaklarıma vurup geçti. Kayalıklardan dalgaların sesi daha gür çıktı. Ürperdim. Rüzgârdan değil. Bezelerin hareket ettiğini görmemle beraber kızın bana dönüp yardım istercesine bakmasıyla ürperdim. Kendi hallerinde hareket ederlerken onları okşamaktan geri durmuyordu. Ömrü boyunca onunla yaşayan o şeyler yüzünden sıkıntı çektiği ise ortadaydı. Ama onları kardeşi gibi sevdiği fikrinden kendimi alamadım. Kız okşadıkça ani hareketleri bırakıp denizin dibinde keyfince salınan yosunlar misali miskince kıpırdanmaya başlayan yumrulardan gözlerimi ayıramadım. “Nuriye anlat bana be kız. Nedir bu hal? Kafa kalmadı bende. Bunlar ne zamandan beri…?” niyetlendiğim soruyu tamamlayamayacağımı fark ettim. Öğrenmek istiyor muydum? Sustum. Keşke korksaydım ve ta en başında kardeşim gibi topuklarım kıçımı döve döve evimin yolunu tutsaydım.

Keşke yapabilseydim.

Kız birden boğazını tutup kendini yere attı. Olduğu yerde dertop olmuş debeleniyordu. Başta bezeler yüzünden olduğunu düşündüm. Her biri kız gibi korkmuştu ve yaşadıkları korkuyla durmadan şişip sönüyorlardı. Problemin onlardan bağımsız olduğunu anlayabilmiştim. Debelenişi gerçekten korkutucuydu. İçine şeytan kaçmış gibi... Hele çıkardığı sesler boğazını içerden bir şey yırtmaya çabalıyormuş gibi çıkmaktaydı. Yediği boğazına mı takıldı? Lambayı yanaştırıp ne olduğunu anlamaya çalışırken debelenmesinden bir halt göremiyordum. Tutmayı denedim. İlk başta beni geri attı. İkinci denememde omuzlarından yakaladım ve o an ıslak giysilerinin altındaki yağ bezeleri elime geldi. Onlar da kıvranıyordu besbelli. Gerçekten hepsi eş zamanlı olarak şişip iniyor, denizden karaya atılmış yılan balığı gibi kaygan bir panik halinde hareket ediyorlardı. O ıslak yapışkan hisle elimi geri çektim. Kıza seslenmekle yetindim. Kızsa kasılıp bırakıyordu kendini. Bir tür sara nöbetine benziyordu kasılmaları. İki eli boğazında… Hırıldamayla yırtılma arası bir ses çıkararak nefes almaya çalışıyordu. Çaresizliğime küfredip kızın kafasını tuttum. Bezeleri düşünmemeye çabalayarak dizimi göğsüne dayayıp kafasını yere bastırdım. Kasılmış çenesini aşağı çektim. Boşta kalan elimi, parmaklarımın kopma riskini göze alarak aralanan ağzından boğazına daldırdım. Parmaklarım gırtlaktan aşağı inen nesneyi hissetti hemencecik. İşaret ve orta parmağımla kıstırıp o şeyi çektim.

Bir tutam saçtı çektiğim. Balgamsı bir sıvıya bulanarak top olmuş… Ben çektikçe topaktan sarkan saçlar boğazın derinliklerinden gelmeye devam etti. Sonu yokmuş gibi. Hızlıca çekip çıkardım hepsini. Kız rahatladı, olduğu yerde derin nefeslerle yatıp kaldı. Bense ayağa kalkmış, parmaklarımın arasında ışıldayan saça bakakaldım. Saçlarını mı yiyor? Kedilerin rahatsızlandıklarında kustukları topaklara benziyordu. Topağa dokunmaya ve bakmaya daha fazla dayanamayacağımı anlayınca uzağa attım. Ellerimi pantolonuma silerken Nuriye ve onun gece yarısı tiyatrosundan sıkılıp buna bir son vermeye karar verdim. Çünkü olanların neredeyse hiçbirine anlam veremiyordum. Anlamsızlıkla boğulduğumu, boğulma hissi yoğunlaştıkça işin içine daha gömüldüğümü hissettim. Bu işten zaman kaybetmeden kurtulmak gerekmekteydi. Lambayı kaptığım gibi gitmek için harekete geçtiğimde yerde kıvrılmış kızın yine boynundaki yumruları okşadığını fark ettim. Onları hep yaptığı gibi kedi yavrularıymışçasına okşuyordu. Gözlerini ise nedense kayalıkların oraya dikmişti. Eğilip bezelere daha yakından baktım. Kızla beraber sakinleşmiş, az öncesinde olduğu gibi yavaş yavaş büzülüp şişerek hareket ediyorlardı. Her biri içerisinde embriyoların gezindiği kurbağa yumurtalarına benzer şekilde hareket ediyordu. Şişip büzüşme arasında şekil değiştirmeye de başlamışlardı. Özellikle bir tanesi ensedekilerden biri, denizanasının şişmesine benzer bir şekilde hareket ediyordu. İç kısımdaki farklı bir katmanı görmek de mümkündü. Bu katman akışkan özelliğe sahipti, suya atılan mürekkep misali kendi içinde karışıp şekillenmeye çabalar hali vardı. İşaret parmağımın ucuyla dokunur dokunmaz beze bunu hissetti. Tepkisel bir hareketle karşılık verdiğinde hissettiğini anlamak mümkündü. Korunma mekanizması devreye girdi ve hemen büzüldü. Havası boşaltılmış topa benzedi. Kız da bezenin korunma tepkisini hissedip gerilmişti. Yine de bana yöneleceğine gözlerini kayalıklardan ayırmadı. Sadece hafifçe inledi. Canı mı acımıştı? Beze tehlikenin devam etmediğini “fark edince” eski halini aldı, içindeki katmanda yüzer hareketlerine devam etse de bu kez hızlanmıştı. Ve bir ara insan kafasına benzer bir şekil aldı. Dış katman da ona uyup o şekle uygun şekle büründü. Tekrar dokununca az önce olanlar tekrarlandı ve eski haline döndüğünde bu kez iç katman hareket etmedi. Öylece duruyordu. Aldığı şekil insan yüzüne benziyordu. İnsan yüzüne… hem de… tanıdık bir yüze…

Keşke anlamasaydım.

Hemen fırladım ve kızın inatla baktığı yere koştum. Kayalıkların etrafında olmak başkaydı. Kayalıklara dokunacak kadar yaklaşmak… ağzıma belli belirsiz ama korkunun olduğunu bildiğim bir tat doldu. Sanırım ilk kez korkmanın sınırına bu kadar yaklaşmıştım. O sınırdan dehşetin gözlerine bakmaya çok yakındım. Geceleri aradığım dehşet hemen önümdeymiş gibiydi. Durup önümde yükselen kara kütleye göz gezdirdim. Oracıkta kırıntı olsa da korkunun izini bir nefeste içime çekmeye çalıştım. Kayalıkların yaydığı ve kimsenin adlandıramadığı o kara enerjinin bende işe yarayıp yaramadığını görmek için birkaç saniye beklemem gerekti. Az önce sınırına vardığım korkunun yine benden uzaklara gittiğini hissettim. Hayal kırıklığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Derin ve umutsuz son bir derin nefesle bu kez hevessiz adımlarla kayalıklara yürüdüm. İyice yaklaşınca büyük iki kayanın birbirine yaslanarak aralarında oluşan boşluğu fark ettim. Lamba kızın yanında kalmıştı. Işığı az da olsa görmemi sağlıyordu.

Boşluk iki insanın sığabileceği kadar vardı ve yerde birkaç parça giysiyi buldum. Kana bulanmış “tanıdık” giysiler. Nuriye hâlâ yattığı yerden bakıyordu. İnliyordu. Arada bezelerini okşuyordu.

Nuriye’nin yemeyi bıraktığı et parçasına baktım. Sonra da giysileri tekrar yokladım. Aklımda hâlâ Nuriye’nin ensesindeki bezenin aldığı şeklin, insan yüzünün tanıdık ifadesi vardı. Diğer bezelerin de yavaşça veya hızla o ifadenin şeklini alacaklarına emindim. Sebebini bilmiyorum. Umurumda da değil. Bundan sonra Nuriye’yi dağ tepe tek başına gezerken göreceğimizden emindim.

Giysileri bulduğum yere attım. Lambayı kaptım. Kızı tek başına içine düştüğü uğursuzlukla bırakıp kardeşimin kaçtığı yönden evin yolunu tuttum. Kızın inildemelerini duymamaya çalışıyordum ve yeterince uzaklaşınca sadece kayalıklarda patlayan dalgaların sesi vardı. Açlığın sahiplendiği yoksun ruhlarla ilgili birkaç cümle zihnimde dönüyordu. Ve o cümleleri unutmak istedim. Eve yaklaştığımda hepsini unuttum.

Gökhan Görmez · 2019

Sitenin geri kalanı

  1. Karalama defteri

    Yazarken, çekerken ve keserken aklımda kalanlar.

    Yakında